Diyalog mu kazandırıyor… savaş mı …?

0

Cumhurbaşkanı bazen cumhuru temsil etmeyebilir

Gçen hafta “Çevik Şirketler” konulu panelde Aclan Acarı (Doğuş Holding İcra Kurulu Başkanı), Levent Hatayı (Vestel Genel Müdürü), Metin Yurdakulu (Ülker İcra Kurulu Üyesi), Ahmet Boyacıoğlunu (Efes Pilsen CEOsu) dinlerken bu dev şirketlerin yöneticilerinin kavgalarını değil, gelişmek için neler yaptıklarını anlatmaları dikkatimi çekti.

Aynı sırada siyasi yaşamımızda “Kim cumhurbaşkanı olursa bundan hangi kavgalar çıkar” konulu tartışmalar yapılmaktaydı. Bunun nedeni, ekonomiyi öğrenmemize rağmen, siyasette henüz alfabenin ilk sayfalarına takılmış olmamız mıydı? Mesela cumhuriyet rejiminin, demokrasi ile kaynaşık olmadığını hala öğrenemedik. Örneğin babadan oğula geçen cumhurbaşkanlıkları bile var.

Komşularımız Suriyedeki veya Azerbaycandaki durum böyle değil mi? Veya Kuzey Korenin Kimleri de böyle değil mi? Rejimin adı buralarda cumhuriyet değil de “Monarşi” olsa ne değişirdi? Veya kişilikleri devletle özdeş tutulan cumhurbaşkanları var. Türkmenistanın Niyazofu bu şekilde “Türkmenbaşı” olmadı mı? Trafik imtihanında bile onun kitabından sorular sorulmuyor mu? Libyanın Kaddafisi de Kübanın Castrosu da neticede birer cumhurbaşkanıdır.

Türkiye Cumhuriyeti de bu dönemleri yaşadı. “Ebedi Şef”ten “Milli Şef”e uzanan tek partili dönemi, 1946da çok partili demokrasiye geçerek geride bıraktık. Bu nedenle Atatürkün adı hala saygı ile anılıyor, İsmet İnönü “muhalefet lideri” olmayı göze alabildiği için yakın tarihimizin en önde gelen isimlerinden biri. CHP seçimle iktidardan gidebildiği için kurucusu Atatürk günlük politikanın üzerinde kalabildi.

Demokrasiye geçmeyi başaramayan pek çok ülkenin kurucuları ve kurtarıcıları bazen yaşadıkları dönemde, bazen de öldükten sonra kendi halkları tarafından lanetlenmediler mi? Çavuşesku ve eşinin halk mahkemesindeki görüntülerini unuttunuz mu? Gana bağımsızlığının simgesi Nkrumah ve Cezayirin Bin Bellası yaşarken kendileri de heykelleri de devrilenlere örnektir. Sovyetler Birliğine İkinci Dünya Savaşını kazandıran ve öldüğü zaman milyonlarca Rusun ağlama krizine girdiği Stalinin heykeli kalmadı Rusyada. Gerçi Sovyetlerde Stalin cumhurbaşkanı değil Parti Sekreteriydi ve göstermelik bir cumhurbaşkanı vardı. Ama Sovyetlerin sahibi Stalindi.

İspanyada da Franconun adına dikilmiş anıtlar yok ediliyor. Bir de kendi insanlarına eziyet edebilmeyi egemenliğin bir ayrıcalığı sanan eski cumhurbaşkanları var. İşte Yugoslavyanın Miloşeviçi, işte Irakın Saddamı. Bu örnekleri uzatmanın fazla anlamı yok. Ama bu örnekleri bilmek ve bunlardan ders alıp Türkiyede “cumhurbaşkanlığı” kavramını zora sokmamak da aklın gereğidir.

Neticede Çankaya Türkiye Cumhuriyetinin en üst makamı olsa bile buraya seçilerek gelmiş Cumhurbaşkanı Celal Bayarın askeri darbeyle devrildiğine de tanık olmadık mı 20nci yüzyılın ikinci yarısında? Celal Bayarın eşi Reşide Bayar, türbanlı bir hanımefendi miydi ki? Veya bir yazarlık fantezisi yapalım. Bugünkü cumhurbaşkanımızın eşi Semra Sezer bir sabah kalktığında örtünmeye karar verse Ahmet Necdet Sezerin meşruiyeti sona mı erecektir?

Demek istediğimiz şu. Anlamsız tartışmalarla Cumhuriyet rejiminin içeriğini de gölgelememeliyiz. Şirketlerin sağlığı için gösterilen özeni ülkenin istikrarına da göstermeliyiz. Siyasetten beklenilen, ortalığı kırıp dökmeden halkın mutluluğuna ve ülkenin gelişmesine katkı sağlanmasıdır.

Sorunlara çözüm aramak yerine sürekli kriz üretmeye çalışan siyasete, bu çağda ne iç dinamikler ne de dünya konjonktürü prim veriyor. Siyasi deneyimi açısından tartışılmaz birikime sahip Süleyman Demirelin arkadaşımız Yavuz Donata söylediklerini tekrar ederek bu sözlerin altına benim de imza atacağımı vurguluyorum:

-Esas olan şu. Bu makamlara. Cumhurbaşkanlığına, Başbakanlığa, seçimle gelinen yerlere kavgasız, kansız, entrikasız ve hilesiz gelinmeli. Giderken de yine kavgasız, kansız, hilesiz, entrikasız gidilmeli. İşte bu demokrasidir… Aslolan, halkın temsilcilerinin hür iradesidir.

Yazar: Mehmet Barlas
Kaynak: http://www.sabah.com.tr

Paylas

Konuya Yorum Ekleyin